Alemlerin Rabbi
olan Allah'a hamd olsun... Salât ve selâm efendimiz
Emîn Peygamber Muhammed'e...
Sonra, O'nun pâk
âline... ve ashâbının tümüne olsun.
Ibn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden
naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.
—Bir gün Resûlullah
(S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık...
Tam bir cemaat olmuştuk. Ev sahibi:
—İçeridekiler...
Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir
dileğim var görülecek bir işim var...
Bunun üzerine, herkes
Resûlullah (S.A.V.) efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada
ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı... Resûlullah
(S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
— «Bu
seslenen kimdir, bilir misiniz?» buyurdu. Biz hep birden şöyle
dedik: —En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.
Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
—«O, lâin iblistir.—Şeytandır.—Allah'ın lâneti
onun üzerine olsun...»
Buyurunca hemen Hz. Ömer: —Ya Resûlâllah,
bana izin veriniz onu öldüreyim, dedi.
Resûlüllah
(S.A.V.) efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu: — «Dur
ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet
verilmiştir... Öldürmeyi bırak.»
Sonra şöyle buyurdu: — «Kapıyı
ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır.
Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi
dinleyiniz...» Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani
râviden. Şöyle anlattı:
— Kapıyı ona actılar. İçeri
girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu:
Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı
veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı
doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi.
Dudakları da bir manda dudağına benziyordu.
Sonra şöyle bir selâm
verdi: —Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı
müslimin. Onun bu selâmına Resûlullah (S-A-V.) efendimiz
şu mukabelede bulundu: —«Selâm Allah'ındır ya lâin.
» Sonra ona şöyle buyurdu:
—«Bir iş için
geldiğini duydum; nedir o iş? »
Şeytan şöyle anlattı: — Benim
buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resûlullah
(S.A.V.) efendimiz sordu: —«Nedir o mecburiyet?» Şeytan
anlattI: —izzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve
dedi ki: —Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e
gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na
gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları
nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa
doğrusunu diyeceksin . Sonra... Allah-ü Teâlâ
buyurdu ki: —Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen...
Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde
seni rusvay ederim. İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine
sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru
cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak
ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan
sonra Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz şöyle sordu: — «Madem
ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında
en çok sevmediğin kimdir?»
Şeytan şu cevabı verdi: —Sensin
ya Muhammend... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok
sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resûlullah
(S.A.V.) efendimiz sordu: —« Benden sonra en çok kimlere
buğuzlusun ve sevmezsin?...»
Şeytan anlattı: — Müttaki
bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra, sual-cevap
aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah efendimiz sordu;
şeytan anlattı. — «Sonra kimi sevmezsin?»
— Kendisini sabırlı bildiğim,
şüpheli işlerden sakınan âlimi.
—« Sonra?...» — Sabırlı
olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden
şikayet etmez. — «Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?» —Ya Muhammed,
ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi
gibi birine üç gün üst üste anlatırsa,
Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez.
Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden
anlarım. — «Sonra kim?...»
— Şükreden, zengin. — «Peki
ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?» — Onu
görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline
harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir.
Resûlüllah
(S.A.V.) efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual
sordu: — «Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin
nice olur?» —Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. — «Neden
böyle olursun ya lâin?...»
— Çünkü
bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. — «Peki
va oruç tuttukları zaman nasıl olursun?» —O zaman
bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.
— «Peki ya hac yaptıkları
zaman nasıl olursun?...»
—O zaman da çıldırırım. —«Peki
ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»
— O zaman da eririm, tıpkı
ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
— «Peki ya sadaka
verdikleri zaman halin nasıldır?»
— Ha işte o zaman halim
pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alir eline ve beni
ikiye böler. Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz sebebleni sordu: — «Neden
öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»
Bunun üzerine iblis: — Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya
başladı: —Çünkü sadakada 4 güzellik vardır.
Şöyle ki: 1) Allah-ü Teâlâ, sadaka verenin malına
bereket ihsan eyler. 2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3) Allah-ü
Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir
perde yapar. 4) Allah-ü Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı
ve âhları ondan defeder.
Bundan sonra Resûlullah (S.A.V.)
efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu: — «Ebû
Bekir için ne dersin?...»
İblis buna şu cevabı verdi: —O bana,
cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra
nasıl bana itaat eder? — «Peki Ömer b. Hattab için
ne dersin?...» İblis buna şu cevabı verdi: —Allah'a
yemin ederim ki, her gödüğüm yerde ondan kaçtım. —«Peki
Osman b. Affan için ne dersin?»
—Ondan utanırım... Hem
de cok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar. — «Peki
Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?» İblis
şu cevabı verdi: Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa,
ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam;
ama o beni bırakmaz.
Resûlüllah (S.A.V.)
efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları
da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:
— «Ümmetime
saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki
kılan Allah'a hamd olsun.»
Resûlüllah (S.A.V.)
efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi: — Heyhat,
heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar
diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun?
Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar
benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas
gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim
ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini,
ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini...
Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz. Fakat...
Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam. Bunun
üzerine Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu: — «Sana
göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...» Bu suale
İblis şu cevabı verdi: — Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki,
dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa
sahip değildir. Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez;
övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs
sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı ve
ovülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı
kaldığı müddet o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana
en çok itaat edendir. Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük
günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz
ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların
en büyükleri arasındadır. İblis anlatmaya devarn etti: —Ya Muhammed,
bilmez misin?... benim yetmiş! bin tane çocuğum var. Bunların
her birini, bir başka yere tayin etmiştir. Sonra... O her çocuğumla
birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
Onların bir kısmını ulemaya
gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını
meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat
ettim. Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık
yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince...
Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bızimkilerin
bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da
zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir
tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar
ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye.. . İşte
böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile
yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin
farkında olamazlar. İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin
hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi: —Bilmez
misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis, yıl ihlâs
ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir
hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle
şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina
etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki;
Allah-ü Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır: — «...Şeytanın
hali gibidir ki; o insana: —Kâfir ol...Dedi...
Vaktaki o kâfir
oldu; bu defa da ona şöyle dedi:
— Ben senden uzağım...
Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.» İblis
bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve
onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı...
Y A L A N
Bilmez misin ya Muhammed, yalan
bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse...
O benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse O da benim
sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan
yere Allah adına and içtim.
— «Muhakkak ben size
nasihat ediyorum. . .» Dedim... Bunu yaparım, çünkü
yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
GIYBET - KOGUCULUK:
Gıybet ve koğuculuğa gelince...
Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir.
NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:
— Her kim talâk üzerine
yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse
bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim
talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı
ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana
getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza
alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme
girer.
NAMAZ
—Ya Muhammed, namazI an bean
tehir edene gelince... Onu da anlatayım.
O, her ne zamanki namaza
kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.
Derim ki:
— Henüz vakit var.
Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılasın. Böylece
o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı
namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse
ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde
namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer
onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde
iken... —Sağa bak... Sola bak...
Derim... O da bakar... O ki
öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim.
Bundan sonra ona: —Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın .Derim ve böylece
onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim
namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul
etmez. Yüzüne atar. Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız
başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk
çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk
kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi. Bu işi
ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz
kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım.
Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım.
Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım. İşte...
O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah
onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse
bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim.
Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama ona bu işi namazda
yaptırmaya muvaffak olursam, şayet o bu esneme esnasında elini ağzına
kapamazsa... Onun işine küçük bir şeytan girer,
dünya hırsını ve dünyevî baglarını çoğaltır.
İşte bundan sonra o kimse, hep bize itaat eder. Sözümüzü
dinler. Dediklerimizi yapar. Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti: —Sen,
ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsin ki?... Ben onlara
tuzaklar kurarım... Ne tuzaklar. .
Miskinlerine, çaresizlerine
ve zavalıllarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara
derim ki: —Namaz size göre değil. O, Allah'ın afiyet ihsan
ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra hastalara giderim. — Namaz
kılmayı bırak. Derim... Cünkü Allah-ü Teâla
«Hastalara zorluk yok» buyurdu... İyi olduğun zaman
Çokca kılarsın. Ve böylece, o namazını bırakır. Hattâ
küfre de girebilir. Şayet o hastalığında namazı terkederek
olüp giderse... Allah'ın huzuruna cıkarken Allah'ü Teâla'yı
öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi:
—Ya Muhammed, eğer bu
sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun...
Sonra... Eğer yalan varsa...
Allah'tan dile; beni kül eylesin. İblis bundan sonra konuşmalarına
devam etti ve şöyle dedi:
—Ya Muhammed, sen ümmetin
için ferah mı duyuyorsun? Halbuki, ben onların altıda birini
dinden çıkardım. Bundan sonra... Resûlullah (S.A.V.)
efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde bazı kısa sorular
sordu. O da bunlara cevap verdi.
— «Ya lâin, senin
oturma arkadaşın kim? — Faiz yiyen.
— «Dostun kim?...» — Zina
eden. — «Yatak arkadaşın kim?. . .
— Sarhoş.
— «Misafirin kim?...» — Hırsız. — «Elçin
kim?» — Sihirbazlar. — «Gözünün nuru nedir?» — Karı
boşamak. — «Sevgilin kım?»
— Cuma namazını bırakanlar. Resulullah
(S.A.V.) efendimiz bu defa başka bir mezvua geçti ve şöyle
sordu: — «Ya lâin, senin kalbini ne kırar?» — Allah
yolunda cihada giden atların kişnemesi...
— «Peki senin cismini
ne eritir?» — Tevbe edenlerin tevbesi.
— «Peki ciğerini
ne parçalar, ne çürütür?» —Gece
ve gündüz Allah'a yapılan istiğfar.
— «Peki yüzünü
ne buruşturur?» — Gizli sadaka.
— «Peki gözlerini
kör eden nedir?» — Gece namazı.
— «Peki başını eğdiren
nedir?». — Çokca cemaatle kılınan namaz
Resûlülllah
(S.A.V.) efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve söyie
sordu: — «Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?» — Namazını
bilerek, kasden bırakanlar. — «Peki sana göre insanların
en şakisi kimdir?» — Cimriler.
— «Peki seni işinden
ne alıkoyar?» — Ulema meclisleri.
— «Peki yemeğini
nasıl yersin?» —Sol elimle parmaklarımın ucu ile. — «Peki
sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını
nerede gölgelendirirsin?»
— İnsanların tırnakları
arasında. Resûlüllah efendimiz, bundan sonra, başka mevzuu
sordu. İblis de cevap verdi. — «Rabbinden neler talep ettin? — On
şey talep ettim. — «Nedir onlar ya lâin?» 1) Allah'tan
dilerim ki beni Ademoğullarının malına ve evlâdına ortak ede... Bu ortaklık
talebimi yerine getirdi ki, bu;
— «Onlara ortak ol...
Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaadet. Halbuki şeytan onlara
en çok gurur vaadeder,.»
Ayet-i celîlesi
ile sabitti. Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim. Faiz ve haram
karışan yemekten de yerim. Şeytandan, Allah'a siğınılmayan malın
da ortağıyım. Cinsî münasebet ânında da; Allah'a
şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim...
Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder, sözümüzü
dinler. Her kim hayvana binerken helâl yola gitmeyi değil
de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol
arkadaşı ve binek arkadaşı olurum.
Bu da âyet-i kerîme
ile sabittir. Allah-ü Tealâ, bana şu emri verdi: — «Onlar
üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart...» 2) Allah-ı
Tealâ'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dileğim üzerine
hamamları bana ev olarak verdi.
3) Diledim ki Bana bir mescid
vere. Pazar yerlerini bana birer mescid yaptı.
4) Benim için bir
okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı. 5) Diledim
ki: Benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi. 6) Diledim
ki: Bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi. 7) Diledim
ki: Bana yardımcılar vere. Bunun için de kaderiye mensuplarını
verdi. 8) Diledim ki: Bana kardeşler vere. Mallarını boş yere
israf edenleri verdi. Bir de masiyet yolunda para harcayanları.
Bunlar da şu âyet-i kerime ile sabittir:
— «O kimseler ki:
Mallarını boş yere harcarlar. Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır.
» Bir ara Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz şöyle
buyurdu: — «Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki
ayetlerle isbat etmeseydin seni
tasdik etmezdim. » Bundan
sonra İblis devam etti: 9) Ya Muhammed! Allah'tan diledim ki, Ademoğullarını
ben göreyim; ama onlar beni göremezler. Bu dileğimi yerine
getirdi. 10)Diledim ki: Ademoğullarının kan mecralarını bana yol
yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim...
gezerim... Hem nasil istersem... Bütün bu istediklerimi
verdi. Hepsi sana verildi buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar
ederim. Sonra... şunu da dileyeyim ki; benimle beraber olanlar seninle
beraber olanlardan daha çoktur. İşte... Böylece kıyâmete
kadar. Ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan
sonra İblis şöyle anlattı:
— Benim bir oğlum vardır...
Adı ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa. . .»
gider; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı; imkan
yok insanlar namazlarını eda etmeden uyumazlardı. Benim bir oğlum
daha vardır ki: onun adı da MUTEKAZI'dir. Bunun vazifesi de; yapılan
gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Meselâ: Bir
kul, gizli bir itaat işlerse... Ve bu yaptığını da gizlemeye calışırsa...
MUTEKAZI onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına
ve açığa çıkartmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü
Teâla o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu
imha eder. Biri kalır...Çünkü, bir kulun yaptığı
gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. Sonra...
Benim bir oğlum daha vardır ki: Onun adı da KUHAYL'dır. Bunun işi
de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa ulema
meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne
çekildi mi, uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini
işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan
sonra, İblis şöyle anlattı:
— Hangi kadın olursa olsun,
onun kalktığı yere şeytan oturur. Her kadının kucağında mutlak bir
şeytan oturur... Ve onu bakanlara güzel gösterir. Sonra,
o kadına bazı emirler verir. Meselâ:
Elini kolunu. dışarı çıkar
göster, der. O da bu emri tutar... Elini kolunu açar,
gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları
ile yırtar. İblis bundan sonra; Resûlüllah (S.A.V.) efendimize
kendi durumunu anlatmaya başladı.
—Ya Muhammed, bir kimseyi delâlete
sürüklemek için elimde bir imkân yoktur.
Ben ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm,
o kadar. Eğer delâlete sürüklemek. elimde olsaydı,
yeryüzünde Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın
Resûlüdur, diyen herkesi. Oruc tutanı ve namaz kılanı
hiç bırakmazdım, hepsini delalete düşürürdüm.
Nasıl ki, senin elinde de hidayet nev'inden bir şey yoktur. Sen
ancak Allah'ın Resûlüsün. Ve tebliğe me'mursun.
Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kâfir
bırakmazdın. Sen Allah'ın halkı üzerine bir hüccetsin...
Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir
sebebim. Said olan kimse, ta, ana karnında iken, saiddir. Şaki olan
da, yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan Allah, şekavet
ehli kılan da Allah. Bundan sonra... Resûlullah (S.A.V
) efendimiz şu iki âyet-i kerîmeyi okudu: — Bunlar,
ta, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek, ancak
Rabbin esirgedikleri hariç... Allah'ın emrı behemahal yerini
bulan bir kaderdir... Bundan sonra, Resûlullah (S.A.V.)
efendimiz, İblis'e şöyle buyurdu:
—«Ya Ebâ Mürre!
Acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün
değil mi? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm,..» Bunun
üzerine İblis şöyle dedi:
—Ya Resûlallah,
iş verilen hükme göre oldu. Kararı yazan kalem de kurudu...
Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni Peygamberlerin efendisi
kılan cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden
seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin
efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah, bütün
noksan sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis cümlelerini
şöyle tamamladı: —İşte... Bu söylediklerim, sana son
sözümdür... Ve bütün söylediklerimi
de doğru söyledim.

Evvel, âhir, bâtın
âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed
Nebî'ye Allah salâtü selâm eylesin...
Keza onun âline de... Ashâbına da. Âmin. Bütün
peygamberlere selâm, âlemlerin Rabbi olan Allah'a da,
tekrar hamd olsun . . .
|